Yusuf KAMBUR

Mü'minlerden sana uyanlara (tevazu, hoşgörü, rahmet ve şefkat) kanadını (yerlere kadar) indir.” (Şuara:26/215)
 
Yüce Yaratıcının rahmet ve merhameti sayesinde nefes alıp veren müslümanlar benliklerini öylesine şişirmişler ki, kibirlerinden etraflarını göremeyecek hale gelmişler. Tevazuyu  pısırıklık, büyüklenmeyi (kibri) vakar zannetmişlerdir.
 
Kardeşini görmezden gelme, küçük düşürme, horlama, eksikliklerini yüzüne vurma, muhatap almama, tenezzül edip selâm vermeme, verilen selâmı duymazlıktan gelme. “Küçük dağları ben yarattım havaları…”
 
Mütevazi, alçakgönüllü olmak her müslüman için gereklidir ancak din âlimleri için olmazsa olmaz bir erdemdir. Kutlu doğum haftalarında Hz. Peygamber (sav)’in güzel ahlâkını anlata anlata bitiremeyenlerin kendi hayatlarında güzel ahlâkın esamesinin görülmemesi İslâm adına büyük bir talihsizliktir. Böyle insanlar için halk “SES VAR GÖRÜNTÜ YOK” yakıştırmasında bulunmuştur bile.
 
Bir ilçede Vaizlik yapan bir arkadaşın anlattıkları bu konuda müslümanların eksikliklerini gün yüzüne çıkarması açısından anlamlıdır. Başından geçeni şöyle anlatmıştı:
 
“Atandığım ilçeye yakın ildeki İlahiyat Fakültesinde hocalık yapmış ve emekli olmuş bir öğretim görevlisi Fakülte Dekanına uğramamı ve selâmlarını iletmemi istemişti. Bir işim gereği Fakülte’nin bulunduğu şehre uğradığımda emekli hocanın selâmını ileteyim dedim.
 
Fakülteye uğrayıp Dekan Beyle görüşmek istedim. Dekanlığa çıktım. Sekreterliğe uğrayıp dekan beyle görüşmek istediğimi söyledim. Sekreter hanım bana kim olduğumu sordu ben de:
 
…..İlçesinin VAİZİYİM deyince yerinden fırladı. Hemen Dekan Beyin odasına girdi. Bir şeyler konuştular bir baktım ki Dekan Bey hızlı adımlarla yanıma geldi. Müthiş bir tevazu ve saygıyla beni karşıladı. Şaşırmıştım. Hemen beni içeri aldı ve sohbet etmeye başladık. Konuştukça dekan beyin yüzü asılmaya başlamıştı.
 
Siz nerenin VALİSİYDİNİZ? diye sorunca Ne valisi hocam ben falan ilçenin vaiziyim. Sekreteriniz galiba yanlış anlamış, ben filanca hocamın selamlarını getirmek için uğramıştım…
 
Vaiz olduğumu duyduğunda rengi solmuştu Dekan Beyin (Şu an o da emekli olmuş). Önce koltuğunda gevşedi, yan tarafa döndü ve bilgisayarla meşgul olmaya başladı. Ben konuşuyordum ama onun beni dinlediği bile yoktu. Utana sıkıla müsaade istedim. Ama bu tavrı bana çok dokunmuştu. Ayrılırken sitemlerimi ilettim.
 
Vali olduğumu zannedip bunca hürmetkâr davranan İlahiyat Dekanının, vaiz olduğumu öğrenince bu kadar ilgisiz davranmasını bir müslümana yakıştıramadığımı söyledim. O, aynı tavırdaydı ve benim sözlerim için “amma da alınganmışsın” diyerek bozuntuya vermedi. Büyük bir hayal kırıklığıyla oradan ayrıldım.”
 
Bu, sadece bir örnek. Her gün yaşanan gerçekler var. Toplumun maneviyat büyüklerinin toplum karşısında takındıkları tavir içler acısıdır. Belki çok dalgın, çok meşgul hatta çok yoğun işleri vardır ancak durum ne olursa olsun onların, kendilerine saygı gösteren kimseleri “GÖRMEME, DUYMAMA, SELÂMINI ALMAMA” şansları yoktur. Çünkü onlar halkın gönlünde –eksiklikleri olsa da- Hz. Peygamber (sav)’i temsil etmektedirler.
 
Hz. Peygamber (sav)’in hayatında toplumun en küçük bireyinden en büyüğüne, en fakirinden en zenginine karşı değer verme ve muhatap alma konusunda bir ayrıcalık olmadığı, tek örneğin İbn-i Mektum olduğu ve bu konuda da ikaz edildiği unutulmamalıdır. “Müslüman kardeşine karşı tevazu gösteren kimseyi Allah yüceltir. Ve ona karşı üstünlük taslayan kimseyi ise alçaltır.” (İhya) 
 
“Sevgili kardeşim!
 
Allah’a çağıran kaç kişi gördüm ki, Allah’tan gafildir. Nice Allah’tan korkutan kimse vardır ki, O’na karşı cüretkârdır. Nice Allah yoluna davetçi vardır ki, Allah’tan kaçmaktadır. Nice Kur’an okuyan vardır ki, Kur’an’ın dışına çıkmıştır. Gözünü aç! Dostunu, düşmanını iyi bil!” (İbn-i Semmak)
 
Kendi HACI dedesi geldiğinde hemen ayağa fırlayıp onu yanındaki koltuğa oturtup çay ikram ettikten sonra işini hallettiği halde, yıllarca çalışıp hak ettiği maaşını almak için bankaya uğrayan, nasıl davranacağını bilmediği için görevliye bir şey sormak isteyen yaşlı dedeye her defasında:
 
“Siraya girsene! Siraya gir sıran gelince işlemini yaptırırsın” (Allah Allah adama bak yaa…) diyerek azarlayan, yarım saat beklettikten sonra, sırası geldiğinde de “Git maaşını bankamatikten al!” diyen Hacı torununa ne demeli.
 
Kitap ve Sünnet’ten beslenmeyen bir hayat insana değer verme noktasında mutlaka eksiklikler yaşayacaktır. Sadece şirin gözükmek, insanların gönlünde yer almak için zoraki mütevazi davranışlar insanı gülünç duruma düşürürler. Hiç ummadıkları bir anda maskeleri düşüverir ve gerçek kişilikleri ortaya çıkar. “İmana dayalı bir kişilik yerine imaja dayalı bir kişilik insanı asla kemale ulaştıramaz.”
 
Bu sebeple Allah (cc)’tan gelen vahyin amacı “İnsan merkezli bir hayat, İman merkezli bir insan, bilgi merkezli bir iman ve hakikat merkezli bir bilgidir.” (Mustafa İslamoğlu)Bu olmayınca ortaya çıkan kişilik,
 
“…Herhangi bir kökten yoksun, tarihinden ve dininden uzaklaşmış, ırkının, tarih ve atalarının bu dünyada bırakıp gittiklerine yabancı, kendi insani özelliklerinden sıyrılmış, tüketim şekli değiştirilmiş, aklı değiştirilmiş, elden düşme bir kişiliğe sahip, mazisini, zihni niteliklerini kaybetmiş, bomboş bir yaratık meydana gelmiştir.” (Ali Şeriati, Medeniyet ve modernizm)
 
Mevlâna merhumun sözleriyle bitirelim.
 
Köle gibi mütevâzı ol da at gibi yerde yürü! Omuzlarda yürüyen tabut gibi yükselmeye kalkışma! Nefis çok övülme yüzünden firavunlaştı. Sen, alçak gönüllü ol; (ne kadar ulu olsan da) ululuk taslama!”
 
Meydan geniş, fakat meydanda dolaşacak er yok;
Âlemin ahvali bildiğin gibi değil.
Görünüşte erenlere benzerler ama,
Özlerinde müslümanlığın kokusu bile yok.
 
Cumanız mübarek olsun!
  

MÜ’MİNİN SÜSÜ: TEVAZU

23.01.2014 21:24:10

224