Yusuf KAMBUR
“Görmedin mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü yerde sabit, dalları göğe uzanan alımlı bir ağaç gibidir. Bu ağaç Rabbinin izniyle her mevsim meyvesini verir. İşte Allah belki öğüt alırlar diye insanlara böyle misaller veriyor. Çirkin bir söz ise; yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir.” (İbrahim:14/24-25)
Engin ufuklara açılıp ilahi rahmete mazhar olabilmek için büyük ağız ve ansiklopedik bilgiye ihtiyaç yoktur. Gönlünüz büyük olmalı, kalbiniz temiz olmalı, içiniz-dışınız bir olmalı. Sevgi pınarlarınız coşkun akmalı. Söz ve davranışlarınızda “Muhammedi muhabbet”in izleri görülmelidir. Mevlâna’yı, Yunus Emre’yi, Akif’i büyük yapan işte bu meziyetlerdir.
Günlük hesaplar, çıkarlar ve meşgaleleri kesif karanlıklar gibi görüp moralleri bozmadan, sevgi ve muhabbet, merhamet ve kardeşlik bağlarını zedelemeden yol almalı, karanlıklardan sonra gelecek aydınlığın diriltici, kurtarıcı ruhunu görmeli daha şafak sökmeden. Karanlığın en zifiri olduğu zamanın aydınlığa, rahmete en yakın olunduğu zaman olduğunu bilmeli.
Müslüman kardeşler birbirleriyle ilgili sıkıntıya düştüklerinde taraf olmaktansa, bir tarafa haksızlık yapmaktansa HÂKEM olup, kin kusan kardeşlere, sinsi düşmanların tuzaklarını göstermeli, (Yahudi parmağını, münafık tuzağını hatırlatmalı), Allah’ın kin ve nefreti yasaklayan emirlerini zikretmeli, akıllarını başlarına aldıracak görevler üstlenmeli.
Adalet timsali Hz. Ömer (ra)’i adaletsizlikle suçlamak ölümü göze almak anlamına geliyordu. Ömrünü adadığı adalet konusunda belki hiçbir eleştiriye maruz kalmayacağını düşünmekteydi. Ama imtihan işte günün birinde adamın biri onun huzuruna girer ve:
“Yeter artık! Ey İbnu`l-Hattab! Sen bize bol vermediğin gibi, aramızda adaletle de hükmetmiyorsun!” deyivermez mi. Ömer (ra) beyninden vurulmuşa dönmüştür. Gecesini gündüzünü halkının ihtiyacını karşılamak, haksızlığa maruz kalmasını engellemek için uğraşmakla geçiren Ömer, bir kendini bilmezin adaletsizlik ithamıyla, hem de âlimlerin bulunduğu makamında karşı karşıya.
Öfke öyle bir hızla beynine geliyor ki hiç düşünme fırsatı tanımıyor Ömer’e. Akıl bir anda devre dışı kalıyor, beyninde “ÖMER! Sen bize adaletle hükmetmiyorsun!” cümlesi tekrar tekrar zonkluyor. Ömer (ra) bir anda ayağa fırlıyor eli kılıcında darbeyi indirdi indirecek. Hür İbn-i Kays Ömer’in duyacağı bir sesle:
“Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir!” (A’raf 199) ayetini okuyor. Ayeti kerime Hz. Ömer’in kulaklarıyla buluşur buluşmaz tam bir sakinleştirici etkisi yapıyor. Öfkenin yerini sükûnet alıyor ve Ömer yavaş yavaş yerine oturuyor. Bize Hür İbn-i Kays olmak düşer. (www.Namazsureleri.biz.)
Hz. Musa (as) gibi kavgayı görüp haklı haksız ayrımı yapmadan attığı tokatla adamın ölmesine sebep olup (peygamber olmadan önceydi) senelerce kaçıp tövbe etmektense Muhammed (sav) gibi cübbesini serip haceru-l evsedi (Hoşgörü, kardeşlik, Allah’ın rızasını) içine koyup herkesin bir kenarından tutmasını sağlamak ve hakem olmak düşer bize. Büyük olmak budur.
Kur’an ve Sünnet’ten beslenen bir başka büyüklük örneği. Mevlâna ile Hacı Bektaşi Veli’nin engin ufuklara açılışını anlatan bir hikâye.
“Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaşi Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaşi Veli’ye anlatır. Hacı Bektaşi Veli:
“Helal değildir” diye bu kurbanı geri çevirir.
Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlâna’ya anlatır. Mevlâna ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaşi Veli’ye de anlattığını ama onun kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlâna’ya bunun sebebini sorar. Mevlana şöyle der:
“Biz bir Karga isek Hacı Bektaşi Veli bir Şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.”
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaşi Veli’nin dergâhına gider. Hacı Bektaşi Veli’ye Mevlâna’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaşi Veli’ye sorar.
Hacı Bektaşi Veli’de şöyle cevap verir:
“Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlâna’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.” (Nevşehir.web.tr.)
Evet, büyük olmak için büyük düşünmek gerekir. Hz. Peygamber (sav) Ebu Cehil’in “Senin yüzün ne kadar çirkin Ey Muhammed!” sözüne de, Hz. Ebubekir’in “Senin gül cemaline hayranım, ne güzel bir yüzün var Ey Allah’ın Rasulü!” sözüne de:
“Doğru Söyledin” cevabını verince Ashab zıt iki sözün ikisine de aynı cevabın verilmesine şaşırarak sebebini sorduğunda Hz. Peygamber (sav)’in ifadeleri gönlümüzde makes bulmalıdır. Der ki Allah Rasulü (sav):
“Ben bir ayna gibiyim. Benim yüzüme bakan bende kendisini görür. Ebu Cehil bana bakınca kendi çirkin suratını görmüş ve onu söylemiş. Ebubekir de bende kendi güzel yüzünü görmüş ayın on dördüne benzetmiştir.”
“Güzel bakan güzel düşünür, güzel düşünen güzel görür, güzel gören de güzel konuşur.” Engin ufuklara açılmak bu olsa gerek. Allah (cc) güzelliklerin insanı olmayı cümlemize nasip etsin!
Cumanız mübarek olsun!


